Arşivler

ÇEKİ KÖYÜNÜ KURAN YÖRÜKLER

Çeki köyü günümüzde Orhaneli’ye bağlıdır.19.yüzyılda İbrahim Kahya’nın önderliğindeki Yörükler tarafından kurulmuştur.

Harmancık kazası’na bağlı Çeki adı verilen yerde yapılan miladi 1842(Hicri 1258) tarihli nüfus tahririne göre,vefat edenler ve yeni doğanlar tespit edilmiştir.

Osmanlı arşivinde bulunan bu belgeden Çeki Köyünün bu yıllarda henüz kurulmadığını(1),Yörüklerin Çeki adı verilen yerde çadırlarda yaşadıklarını,Osmanoğlu ve Alabaşoğlu olarak 2 ana çadırdan oluşan bir oba olduklarını ve kışın yaklaşması üzerine buraya yerleşmiş olduklarını anlıyoruz.(2).Aynı belgeden; Osmanoğullarından Osman’ın oğlu Hüseyin,İbrahim’in oğlu Osman,Alabaşoğullarından da Mustafa’nın oğlu Şaban’ın vefat ettikleri,Alabaşoğullarından Mustafa’nın oğlu Ramazan ile Hüseyin’in oğlu Halil’in dünyaya yeni geldikleri anlaşılmaktadır.

Belge

Belgenin okunuşu

Kaza-i mezbure tâbi Çeki namı mahalde hayme(3),kışın iskan üzre olan Yörükân Taifesinin yoklaması beyanı

Hayme-i mezburun 1.haymenin 1.numarasında mukayyed Osman oğlu Hüseyin bin Osman fevt 20 Rebî-ul-âhir 1258

Müteveffây-ı mezburun 3.numarasında mukayyed,oğlu İbrahim’in 5.numarasında mukayyed,oğlu Osman fevt. 28 cemaziyelevvel 1258

2.haymenin 7 numarasında mukayyed,Alabaş oğlu Himmet’in 8.numarasında mukayyed,oğlu Mustafa’nın 13.numarasında mukayyed,oğlu Şaban fevt.22 Muharrem 1258

Merkum Mustafa’nın henüz tevellüd ve tahtına kayd olan oğlu Ramazan .20 Safer 1258

Merkum Himmet’in 9.numarasında mukayyed diğer oğlu Hüseyin’in henüz tevellüd ve tahtına kayd olan oğlu Halil.13 cemaziyelahir 1258

Tahrir.21 (?)1258

Mühür ( Harmancık kazâ-i mukayyed)

Dipnotlar:

1-Çeki köyü halkı,1851 yılında Sultan II.Abdülmecid döneminde Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa tarafından iskân edilmişlerdir.Köyün banisi ve ilk muhtarı İbrahim Kahya’dır.Ali Rıza Yalgın,Uludağ,Bursa Halkevi Dergisi sayı 42-43,sayfa 7.

Osmanlıca belgeden de anlaşıldığı üzere köyün kurucusu olan İbrahim’in babasının adı Hüseyin’dir.Hüseyin’in babasının adı da Osman’dır.Nitekim köyün kurucusu olan İbrahim Kahya’nın babası Hüseyin’in 1842 yılının Sonbaharında vefat ettiği anlaşılmaktadır.Belgeden birinci çadırın şeceresi çıkarılırsa diziliş şöyle olur ;Osmanoğulları Sülalesi: Osman-Hüseyin-İbrahim(köyün kurucusu)-Osman.

İkinci çadırın şeceresi de şöyle olur;Alabaşoğulları Sülalesi:Himmet’in Mustafa ve Hüseyin adlarında iki oğlu vardır.Bunlardan Mustafa’nın Şaban ve Ramazan adlarında iki oğlu,Hüseyin’in de Halil adında bir oğlu vardır.

2-Çeki Yörükleri,yazın Domaniç yakınlarında Tevlez Yaylasında yazlar,kışın da günümüzde Orhaneli’ye bağlı olan Çeki köyü’nün olduğu yerde kışlarmış.Çeki,o zamanlar Harmancık Kazası sınırlarındadır.

3-Hayme; Farsça olup,çadır anlamına gelir.

Ömer Faruk Dinçel

Tarih Öğretmeni / Araştırmacı

ÇEKİKÖYÜ YENİ TANITIMI

Orhaneli kazasının merkezi olan Beycenin batısında 45 evli 196 nüfuslu olan Çeki Köyü halkı 1851 tarihinde Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa tarafından iskan edilmiştir.
Köyün banisi ve ilk muhtarı Karakeçili obasının reisi olan İbrahim Kahyadır.
Bu oba:yazın Domaniç bölgesinde Tevlez yaylasında yazlar,kışında şimdiki köyün bulunduğu Çekide kışlarmış.
1267 tarihinde bu köy halkı çadırlar arasında kalmış ve nihayet devletin tazyiki ile 1280 senesinde,kalın kayın ve meşe odunlarının birbiri üzerine konmak ve çadıra benzetilmek suretile kurulan ”Çatma”adı verilen bir nevi evlerini yapmışlar ve tamamen iskan etmişlerdir.
Bugün çatma evler kerpiç ve taş binalara tahvil edilmeğe başlanmıştır.Adırnaz köy evleri umumiyetle bu tip evlerle doludur. Bugün Çeki Köyünün güzel bir camisi ve caminin üzerinde temiz bir misafir evi ile köy evlerinin en büyüğü olan İbrahim kahyanın ak sıvalı damından başka köyün hemen ev teşkilatı hatta birde demirci dükkanı bile(çatma)nevinden olan binalardan teşekkül etmişti.
Karakeçili oymağından küçük bir obanın kurduğu bu köyde,dokumacılık en iptidai yağcılık ile beraber Osmanlı Devletinin çok ehemmiyet verdiği Ertuğrul türbesi çevresindeki panayır hakkında Etnoğrafya ve Folkler bilgileri vardır.
24-8-941 günü Orhaneli kazasının genç ve kültürlü Kaymakam Dündar Egelin gördüğü köyün en canlı ve cana yakın adamı Mehmet Ali Aybey’dir.
Mehmet Ali Aybey bize köy içini gezdirip izahat verirken köyün üslüde örekesini beline takmış torunlarının çocuklarını yanına oturtmuş 110 yaşlarında Havva anayı çalışırken bulduk.
Havva ana ile evvela eğirmekte olduğu iplik hakkında görüşüyoruz:ananın beline taktığı uzun tahtaya bütün Türkmenlerde olduğu gibi burada daöreke denir.Örekenin ucuna çepüz yumağı denilen kıl destesi takılmıştır.Bu destesinin iğe uzatılan tek kılın adına ”çökür sümeği”denir.
Karakeçililerin kullandıkları iplik bükmeğe mahsus olan alete iğ derlerki fotoğrafında sağ elinde durmaktadır.
Havva anaya sordum:
-Ana,siz kirmen kullanmaz mısınız?
Havva ana güldü ve bana hayretle bakarak:
-Biz kızılkeçili değiliz kızılkeçililer kullanır,dedi.
Ben burada hayret ettim;çünkü Çukurovada ”Karakeçili,kızılkeçili,Sarıkeçili”obaları arasında bu farkı görmemiştim.
Ertuğrulun başında,eskiden her sene Karakeçili aşireti Ertuğrulun mezarı başında güzel bir panayır yapar ve bu münasebetle Söğüt kasabasına hariçten gelen binlerce ziyaretçi ayrı önemlerde şeref verirdi.Bugün tamamen batmış olan bu güzel Türk adetinin sonu meşrutiyetten iki sene sonradır.
Ertuğrulun başında belki Bursanın fethinden sonra kurulması adet olan bu panayırla son durumu Karacabey boğaz mıntıkasında hala göçebe olan Karakeçili aşiretinden dinledim.Söğütte bulunduğum zamanlarda da(1330)Söğüt halkından işitmiştim.
Bu adet ve panayır hakkında Havva ana da bahs ediyordu.Size bu hususta vereceğim bilgi hem milli bir borcunu ödeyecek,hemde Karakeçili aşiretinin Türk adetlerine ve bilhassa kendi boyları olan KAYI boylarına ne kadar bağlı olduklarını gösterecektir.
Her sene rumi birinci teşrin on dokuzuncu ve efrenci birinci teşrinin otuzuncu günü Kütahya,Simav,Bursa,Uludağ,İznik,Kocaeli,Eskişehir,Söğüt ve Sakarya kenarlarında yarı yerleşmiş ve hala konar göçer göçebe Karakeçili obaları çoluk çocuk ve yiyecekleri ile birlikte büyük bir heyecan geçirirlerdi.
On günlük azıkları,kesecekleri kurban koçları ile birlikte,bu aşiret tamamen milli elbiselerini giyerler,süslenirler ve oba reislerinden aldıkları buyruk ile her sene otuz birinci teşrin Eskişehire toplanırlardı.
Dünyanın hiçbir yerinde eşine rastlanmayan gayet tabii bir toplanış olan bu göç,Eskişehirde aynı günde hükümet meydanında baştan aşağı bir süvari teşekkülü gibi binlerce Türkmeni toplu bulunduruyordu.

Avrupada ve Amerikada bile misline rastlanmayan bu festivali Eskişehirde seyir eden gözler sevinçli yaşlar dökerek bir defa mazisine ve asil ırkına bağlanıyordu.
O gün başta Eskişehir mutasarrıfı olduğu halde kadılar,müftüler,eşraf,ayan,mitropolit,merhas huzuru ile Eskişehire her taraftan yığın yığın akın eden bu Türkmen kafilesine karşı dururlar,Mutasarrıf hükümet meydanında atlarının üzerinde pulat gibi yakışıklı Karakeçililere hoşgeldiniz der,eşraf ve diğer azalar bunu demeyecekler,çünkü Türk o zaman hakirdir,fakat ne yapsınlar”irade-i seniye”hükmü bu baldırı çıplaklara(zeybeklere)bu iltifatı padişah emir ediyordu.Dudak bükerek aşirete hoşgeldiniz sözü yarım ağız söylendikten sonra sağ olun cevabı ile biter ve başta müftü veya kadı bir dua okuduktan sonra aşiret çoluk çocuk ve kurbanlık davarları ile Söğüde saf saf adeta bir geçit resmi yapıyorlarmış gibi sükünetle yollanırlardı.
Aşiretin kadın erkek çoluk çocuk o gün için hazırlanmış milli elbiseleri görülecek şeylerdendi.O kafiyeli,Söğüde ecdat mezarının başına sürüklenip sel gibi akan o kafileyi,o gün gören gözler bugünkü gözler olsaydı ne olurdu?
Eskişehirde bu alayı Türk gözü ile seyir edenler sarhoş gibi kendinden geçiyor bir kısım halk Söğüde yollanan bu Türkmen göçünün arkasından ağlıyor vakti olanlar ve alış veriş edeceğim diyenlerde alayın arkasını takip ediyordu.
Bu otuz birinci teşrin günü her halde unutulacak ve ihmal edilecek günlerimizden değildi.Başta aşiret reisi kır atını oynatarak giderken kafilenin muhtelif yerlerinde yirmiden çok davul ve zurnaların sesleri arasında Söğüde girmenin ne büyük bir Totem yarattığını hatırlamak bile kafidir.O günler İstanbul gazeteleri,bilhassa Malumat gazetesi ve mecmuası bu alayı vesile ederek padişaha dua ediyordu.
Halbuki bu dua padişahın hakkı değildi;bu dua Türkün anane taparlılığı,milli folklorüne taparlılığı itibarile Türkün alkışlanmasına sezadı.
Bugün yalnız bir hatıra olarak kalan Ertuğrulun mezarı Yunanlılar tarafından yıkılmış.Fakat bundan daha acı birşey var:oda bu güzel adet,bu milli festival kendi elimizle yok edilmiştir.
Ertuğrul kimdir?Biz Osmanlı Devletini yıktık ve haklı olarak o idareyi yok ettik.Fakat Ertuğrul Osmanlı değildir.O oğuz türküdür,o milli semboldür,o otuz altı senedir başından eksilen bu panayıra hasrettir.Bu adet herhalde kalkması icap etmeyen milli adetlerimizden biridir.
Kim bilir hangi mahsus düşünce herşeyimize düşman kesildiği gibi bunuda İslamiyet batacak,Ümmet-i Muhammed arasına nifak girecek kaygusu ile kaldırmaya muvaffak olmuştur.
Bu bizim içimizdeki düşman,birde etrafamızda yaşayan düşmanlarımız vardı:Türkün böyle coşkun bir tezahürüne bakamayan çıkasıca gözler bu adetin batmasına yardım etmişlerdir.
Bunları biliyor musunuz kimlerdir?Türke vahşi diyen tatlı su Firenkleryle bir takım Türk olmayan unsurlar.
Eskişehirden tıpkı Orta Asyadan akan sel gibi çoluk çocuk davar ve obaları ile yollara dökülen en aşağı üç bin ev olan bu kafile Söğüt yanında Oluklu köyünde kendilerini istikbal eden jandarma ve debboy memuru ve Söğütün ileri gelenleri ile birlikte Söğüte büyük bir karşılayıcı huzuru ile girer ve Söğütün beş dakika şimalinde alemi Bayat boyu damgasını taşıyan Ertuğrulun türbesini çevirirdi.
Çadırlar kurulur,ateşler yanar,kurbanlar kesilir,hemen panayır başlardı,Dört-beş gün orada para hakim değildi.Herkes bol bol etli,pilav yerken Karakeçililer yağız atlarının üstünde cirit oynarlar,gürbüz delikanlılar yağlanarak güreşirler,küçük çocuklar kahraman babalarının muvafakkiyetli sporlarını seyir ederler ve bununla bütün aşiret kendi ananesini yaşarken bir hoca bir mevlevi şeyhi hala bu milli ananeyi dini bir merasime çevirmeye çalışıyordu.
Ben bunların en son gününü Eskişehirden Söğüde gelerek seyrettim.Hala bir altın ok yarası gibi kalbimin içinde yaşayan bu hatırayı heyecanla saklıyorum.
Yazıkki o zaman bunun,bu güzel festivalin,bu şanlı spor bayramının bir tek hamisi vardı:”Abdülhamit”.O devrilir devrilmez Söğüt panayırıda yok oldu.
Gençler:Biz Abdülhamitten daha çokuz,daha varız,daha benlikliyiz.Çünlü o gün Osmanlı devletinde Türklüğün hasmı vardı ve bu düşman o gün milletin kanında bir yılandı,şimdi ve bu gün,ne o yılın,ne o tatlı su frengi ne de dili kopasıca Türk düşmanı kalmamıştır.Geriye dönelim ve milli adetlerimizi unutmayalım.Herşey fani,fakat milli folklör ve etnoğrafyamız bakidir.
Çeki Köyünde 110 yaşındaki Havva ana bile kızlığında veya gelinliğinde yaşadığı bu günü unutmamıştır.

FESTİVALLERİMİZDEN KESİTLER






GÜZEL KÖYÜMÜZDEN BİR KESİT